Kürt Sorunu Dallanıp Budaklanırken

Kaynak: Habertürk 16.08.2011
ŞIRNAK'ın Beytüşşebap İlçesi'nde PKK'nın düzenlediği saldırıda yaşamını yitiren askerlerden Onur Karakaş'ın son sözleri hepimizi derinden sarstı. Facebook sayfasına ölümünden birkaç saat önce şöyle yazmıştı Karakuş: "Burası ne cennet ne harikalar diyarı. Burası insanların sustuğu, mermilerin konuştuğu, güllerin yerine barutun koktuğu... Batıda şafak sayanların değil tezkereye bir gün kala şehit olanların yeri..."
PKK'nın eylemlerini tırmandırdığı bugünlerde Başbakan Erdoğan da sabrın son noktasına gelindiği uyarısında bulundu. "Bıçak kemiğe dayandı" diyen Erdoğan şöyle devam etti: "Bu ülkede bölücü terör örgütüyle arasına mesafe koymayanlar da bu suça iştirak ediyorlar. Bunu da buradan açıklamak istiyorum ve onlar da bunun bedelini ödemeye mahkûm olacaklar."
Başbakan'ın bu sözlerini üstüne alan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş cevap vermekte gecikmedi. "PKK'nın intikamını BDP'den alıyorlar. BDP demokratik bir sistemde şiddetle arasına net bir mesafe koymuştur. Mücadele yöntemi PKK'dan ayrı bir örgüttür" diyerek savunmada bulundu.
"Peki Kürt sorununa kafa yoran bizler, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve sivil toplum örgütleri, Başbakan'ın bu sözlerinden nasıl bir anlam çıkarmalıyız?" diye sormadan edemedim. Zira son zamanlarda özellikle Kürt siyasal hareketi diye özetlenen yapıyı oluşturan insanları tanımayı, onlarla empati kurmayı ve sorunu onların cephelerinden anlatmaya gayret eden hareketin dışında iyi niyetli ve cesur kalemler bir şekilde susturulmak isteniyor. "Bedel ödenecek" derken onlar da mı hedefte yoksa? Henüz yargılanan, hapse atılan yok. Ama daha on yıl öncesine kadar durum buydu. Kürt sorununa dokunan bir şekilde "yanıyordu".
Hatta yüzlercesi faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Oysa AK Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte ilk kez düşüncelerimizi daha özgürce ifade edebilir hale gelmiştik. Derin bir "oh" çekmiştik. Ve bu sayede kamuoyunda 90'lı yıllarda derin devlet mi dersiniz artık ne dersiniz bilmiyorum ama devletin de bir şekilde dahil olduğu (bakın kelimelerimi ne kadar özenli seçmeye gayret ediyorum!) Güneydoğu insanının yıllarca maruz kaldığı vahşete biraz olsun vâkıf olunmaya başlanmıştı. Demokratik adımlarla tesis edilecek bir barış için zemin oluşmuş, "Kürt açılımına" start verilmişti. Oysa bugün "Sri Lanka" modeli, yani topyekûn askeri harekât ile PKK'yı çökertmekten söz ediliyor.
Erdoğan'ın uyarılarının bir diğer muhatabı ise Iraklı Kürtler. Zira her ne kadar ikili ilişkilerin "stratejik" düzeye ulaştığı söylense dahi Iraklı Kürtlerin PKK'ya karşı yeterince tedbir almadığını düşünenlerin sayısı devlet katında az değil.
Aynı şikâyet İran tarafından da telaffuz ediliyor. Çünkü PKK'nın bir kolu olan İran Kürtlerinin özgürlüğü için savaşan PJAK militanları da Kandil'de bulunuyorlar. Murat Karayılan ve arkadaşlarıyla da içli dışlılar. Aynı kamplarda eğitim görüyorlar. Ve son haftalarda İran'a karşı operasyonlarını yoğunlaştırdılar. İran da havadan ve karadan karşılık veriyor. Hatta önceki gün İranlı yetkililer, TRT ile birlikte Murat Karayılan'ın yakalandığını iddia etti. Ardından bunun doğru olmadığı yönünde haberler çıktı. Bütün bunlar olurken Karayılan, İran'a bir zeytin dalı uzattı. "PKK olarak İran'a karşı herhangi bir savaş ilan etmedik" diyen Karayılan, "bölgeyi yeniden dizayn etmek isteyen uluslararası güçlerin" amaçlarından bir tanesinin de İran'ı kuşatmak olduğunu savundu.
Bu "güçlere" alet olmayacaklarını beyan eden Karayılan, "İran'ı yeni saldırılara tahrik etmemek için" PJAK militanlarının İran sınırından içeri bölgelere doğru kaydırıldıklarını bildirdi. Yani PJAK'ın bir şekilde kendi komutasında olduğunu teyit etti. Peki Karayılan'ı İran karşısında geri adım attıran neydi? Irak Kürdistan yönetiminin bu işte önemli payı olduğu, güvenilir kaynakların aktardıkları bilgiler arasında yer alıyor.
Iraklı Kürt liderlerinden beklenen aynı şekilde PKK'nın Türkiye'ye yönelik saldırılarını durdurması için devreye girmeleri. Ancak Iraklı Kürtler, Karayılan'ın örgütün ılımlı kanadını temsil ettiğini ısrarla savunuyorlar. Her ne olursa olsun akan kanı derhal durdurmak için herkes kendi payına düşeni yapmalı. Ve herkes önerilerini korkmadan, çekinmeden sunabilmeli. Ama başta Başbakan olmak üzere hepimiz biliyoruz ki askeri çözüm asla çözüm değildir.

CHP'nin Suriye sınavı

SEÇİMLERİN hemen ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'yla bir söyleşi yapmıştım. Konuştuğumuz konular arasında Suriye de vardı. Tam o sıralarda Baas rejiminin vahşetinden kaçan binlerce Suriyeli mülteci, Türkiye'ye akın etmeye başlamıştı. "Hatay'a gidip mültecilerle ilgilenmek iyi olmaz mı? Sadece Türkiye'de değil bütün dünyada demokrasi ve insan haklarından yana tavır almak 'yeni CHP'ye yakışmaz mı?" diye bir öneride bulunmuştum. Kemal Bey de bu fikri çok olumlu karşılamıştı. "Gideceğim" demişti.
Tam röportajı kaleme alırken CHP Genel Merkezi'nden bir telefon geldi. Kemal Bey, Hatay'a gitmekten vazgeçmişti. Nedenini sorunca "Uygun değil" diye bir cevap almıştım. Oysa Kemal Bey gidip Suriye muhalefetiyle görüşmeyecekti ki. Mağdurlarla, sivillerle görüşecekti. Bunun neresi sakıncalıydı? Anlayamamıştım. Oysa anamuhalefet partisi lideri, Türkiye için bu kadar hayati bir konuda nasıl bu kadar pasif olabilirdi? Şimdi daha iyi anlıyorum.
Sanırım "eski CHP" yine baskın çıkmıştı. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi. AK Parti doğru bir şey yapsa dahi her daim tu kaka denilecek. Bu sığ mantalitenin en son tezahürüne Başbakan'ın Suriye'yi uyarması ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Suriye Lideri Beşar Esad'la gerçekleştirdiği 6.5 saatlik görüşmesinin akabinde tanık olduk. Başbakan Erdoğan'ın "Sabrımız taştı" mealindeki uyarıları son derece yerindeydi. Tek sorun, bunları bu kadar sert bir tonda uluorta dillendirmesiydi. Zira Arap coğrafyasında onur, gurur son derece önemli bir husus. Suriye diktatörü, Türkiye'den tırsıp bir şeyleri zorla yaptığı görüntüsünü asla vermek istemez.
Kemal Bey bu uyarıdan, Türkiye'nin Suriye'ye müdahale edeceği anlamının çıktığı veya daha doğrusu çıkabileceği noktasında haklıydı. Ya gerisi? Türkiye'nin Suriye'ye "Derhal sivillerin üzerinden silahlarını, tanklarını çek" demesini, "ABD'nin taşeronluğunu yapıyor" şeklindeki suçlaması bana son derece çelişkili geldi. AK Parti Esad ile yakınlaşırken "Ekseni kaydırıyor" diye yerden yere vurulmuştu. Şimdi de insan hakları ve demokrasiden yana tavrını koyarak Esad'a diklenince Amerikan uşağı diye damgalanıyor.
Evet ABD Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın Davutoğlu'yla Suriye gezisinden sonra uzun bir telefon görüşmesi yaptığını teyit etti. "Türkiye'yle ortaklığımız var. Biz müttefikiz. Dışişleri Bakanı Clinton, Dışişleri Bakanı Davutoğlu'yla çok yakın bir şekilde çalışıyor" dedi. Peki bu sözlerden, Davutoğlu'nun ABD'den talimat aldığı anlamı mı çıkıyor?
Kesinlikle hayır. Biraz teybi geri saralım. Suriye'deki kanlı olaylar ilk patlak verdiğinde Obama yönetimi, özellikle Cumhuriyetçiler tarafından pasif kalmakla suçlanmıştı. Hakikaten Tunus ve Mısır'daki devrimler karşısında hazırlıksız yakalanan Obama, Suriye konusunda da epey bir bocaladı. Zira bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, Suriye'nin istikrarsızlaşmasının başta İsrail ve Lübnan olmak üzere bölgedeki tüm dengeleri altüst edecek gelişmeleri tetikleyeceği herkesin malumu.
"Esad giderse yerine kim gelir?" sorusunun cevabını kimse bilmiyor. Dolayısıyla Suriye'deki olup bitenleri "ABD'nin (ve İsrail'in), Suriye'nin baş müttefiki İran ve gittikçe güçlenen Türkiye'yi hizaya getirme operasyonu" olarak tarifeden yılmaz komplo teoricileri fena halde yanılıyorlar.
Türkiye'nin Suriye'ye askeri müdahalesi söz konusu olmaz. Olmamalı. İngilizlerin The Times Gazetesi'nin gaz vermesiyle (dün yayınlanan başyazısında Erdoğan'ı bol bol pohpohladıktan sonra Suriye'yi, müthiş askeri üstünlüğüyle ancak Türkiye'nin hizaya getirebileceğini buyurmuştu) Türkiye Cumhuriyeti Devleti, altından kalkamayacağı maceralara sürüklenecek değil. Türkiye kanı durdurmak için elinden geleni yapıyor. Yapıcı rol üstleniyor. Suriye yönetimiyle böylesi diyaloğu olmayan Amerika ise Türkiye'nin girişimlerinden nemalanmaya çalışıyor. "Bakın bu işin içinde biz de varız, bir şeyler yapıyoruz" demeye getiriyor. ABD'deki muhaliflerini susturmaya çalışıyor.
Ortadoğu'ya dışarıdan yapılan müdahaleler her daim ters tepmiştir. Bosna ve Kosova'yla karşılaştırmak çok anlamlı değil. (Bu da başka bir yazının konusu.) Yakın tarihimiz ve bugünümüz bunun örnekleriyle dolu. Suriye'deki kanı durdurmak şu an için tek önceliğimiz olmalı. Esad da bu kanlı sarmaldan sıyrılması için muhalefetin de yardımıyla bir konjonktür yaratmalı. "Artık iş işten geçti" demek için henüz erken.

Kaynak: Haber Türk   12.08.2011

'İlk travesti köşe yazarı'

HABER medya sitelerinde böyle duyuruldu. Kötü niyet asla yoktu. Ama ben şahsen rahatsız oldum. Çünkü Taraf Gazetesi'nde geçtiğimiz çarşamba günü ilk köşe yazısı yayınlanan Esmeray Özadikti atraksiyon uğruna işe alınmadı. Ahmet Altan ve Yasemin Çongar'la büyük zevkle çalışmış biri olarak böylesi bir yaklaşımlarının asla olamayacağını birinci elden biliyorum.
Esmeray travesti olduğu için değil demokrat kişiliği, kıvrak zekâsı ve yeni keşfettiğimiz yazı becerisi sayesinde Taraf'ta yer buldu kendine. Ama maalesef Esmeray'ın cinsel kimliği her şeyden fazla ilgi çekti. Dediğim gibi kötü niyet asla yok ama kemikleşmiş refleksler söz konusu. Oysa "kentsel dönüşüm" adıyla yıllarca Tarlabaşı'nda yaşayan insanların mahallelerinden insafsızca sökülüp atılmalarını anlatan ilk yazısı ön plana çıkarılsaydı çok daha şık olurdu bence.
Aynı "günahı" ben de işledim kısmen. Birkaç yıl önce The Economist Dergisi için Esmeray'ı haber yapmıştım. Ama verdiği mücadeleden dolayı. Türkiye'de travesti olmanın ne kadar zor, hatta zaman zaman ölümcül olduğunu vurgulamak için. Hele Esmeray gibi Kürt ve solcuysan. Kars'tan İstanbul'a 15 yaşındayken göç eden Esmeray, seks işçiliği yaparak geçinirken bu duruma isyan edip ilk etapta yaşadığı Tarlabaşı'nda midye satarak karnını doyurdu, ardından tiyatro yaparak. Hem de söke söke.
Esmeray'ın son derece renkli, bir o kadar da acı dolu hayat öyküsünü mizahi bir dille anlatan "Cadı'nın Bohçası" gerçekten görülmeye değer. Geçen yıl Esmeray'ın stand-up oyununu izlemeye gittiğimde çok hoş bir sürprizle karşılaştım. Çoğu genç olan ve "beyaz Türk" diye tarif edebileceğim seyircileri görünce şaşırmıştım. "Eyvah bunlar kadıncağızla alay etmeye, bir tür vaudeville tiyatrosu seyretmeye gelmişler" dedim kendi kendime.
Ne kadar yanılmışım. Hepsi oyunu büyük ilgi ve saygıyla izledikleri gibi erkekler, Esmeray'ın "interaktif" sataşmalarına gayet sportmence tepki verdi. Herkes bol bol güldü, zaman zaman hüzünlendi ve evine dönünce sanırım uzun uzun düşündü. Esmeray'ın dediği gibi "Oyunu izleyenler cinsel kimliği farklı olan insanların nelere maruz kaldığını görüyorlar".
Yazımın başında belirttiğim gibi medya sitelerinin "İlk travesti köşe yazarı" diye verdikleri haberde art niyet yoktu. Ne yazık ki bazı istisnalar olduğunu öğrendim. Bir medya sitesinde köşe sahibi kadın yazar bakın neler buyurmuş: "Bir gazetenin hangi görüşte olursa olsun bir travesti köşe yazarını beslemesi içimi bulandırdı... Taraf; Taraf mı tutuyor ne yapıyor? Böyle reklam olur mu hanımlar beyler?.. Hele de ramazan günü... İnsanın içini kaldırıyor doğrusu... Bu kişi, köşe yazılarını yazdıktan sonra TV ekranlarına sıçrarsa ve bir anda ortalık travestilerle kaynamaya başlarsa, sorumlusu kim olacak ki ? Artık TV ekranlarında başrol oynar... Sonra da özerklik ister birileri gibi... Sonra aralarında nikâh kıymaya başlarlar... Sonra sağa sola dökülüp, çoluk çocuğumuza saldırırlar... E-5 üzerindekilerin gece vakti sağa sola saldırmalarını ne çabuk unuttuk Allah aşkına!"
Herkesin fikrine saygılıyız ama bu hanım biraz bilgilenip öyle yazsa diye düşünüyorum. Çocuklarımıza saldıranlar çoğunlukla heteroseksüel erkekler, travestiler değil. E-5 karayolunda travestiler, saldıran taraf değil çoğunlukla saldırıya uğrayan taraf. Hem de en korkunç biçimde. Kaçı öldürüldü. Kaçı polis tarafından acımasız şekilde dövüldü. Esmeray dahil. Gazete okuyan, televizyon izleyen herkes bilir. Travestiler bedenlerini E-5'te keyiflerinden ötürü satmıyorlar. Toplum onlara başka iş imkânı tanımadıkları için fuhuş batağına sürükleniyorlar. Esmeray büyük bir istisna.
Son olarak da hanım yazar gibi düşünenlere, mübarek ramazan günü ellerini bir an vicdanlarına koyup şunu düşünmelerini rica ediyorum: "Ya benim evladım eşcinsel veya travesti olsaydı, ne yapardım?" Eşcinsellik ne sapıklık ne de hastalık. Eşcinsellik de farklı bir insanlık hali. Onları da Allah yarattı bizleri de.
Eşcinselleri sapık olarak tanımlayan Naziler, binlercesini toplama kamplarına tıkıp öldürdü. Bunların hepsi belgelendi.
Bugün Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, eşcinsel kimliğini açıkça beyan ettiği gibi bir de evli olduğu bir partneri var. Muhafazakâr kimliğinin yanı sıra vicdan ve hoşgörüsü ile bütün kesimlerde büyük takdir ve sevgiyle kucaklanan Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu'nun, Westerwelle ile tokalaşırken irkildiğini gördünüz mü hiç? Ben görmedim. İnsanlık budur. Medeniyet budur. Hoşgörü budur.

kaynak: haber türk 05.08.2011

Generallerin gidişi

GENELKURMAY Başkanı Işık Koşaner ve zaten emekliye ayrılacak olan kuvvet komutanlarının toplu istifası yurtiçinde olduğu kadar yurtdışında da epeyce yankılandı. Olayın "tarihi" olduğunu vurgulayan pek çok kalem, askerlerin AK Parti'nin başını çektiği sivilleşme mücadelesi karşısında pes ettiğini yazdı. Darbeler döneminin artık bir daha açılmamak üzere kapandığı yorumu yapılıyor.
Toplu istifaların siyasi anlamda etkisinden ziyade tarif ettiği durum önemli. Bir çırpıda son dokuz yılda olanların özünü aktaran bir söz konusu. Ordu on yıllarca "laiklik", "irtica", "ülkenin bölünmez bütünlüğü" üzerinden kendi gücünü ve "cumhuriyet elitleri"ni korudu aslında. Menderes'i astılar, yüz binlerce insanı zindana attılar, işkencelerle öldürdüler. Sayelerinde yıllarca insan hakları sicili en bozuk ülkelerin başını çektik. Tabii kendi yarattığı siyasiler ve bürokrasiyle yaptı bunları. Ve asla hesap vermedi. Sırtını askere dayayan her daim güçlüydü. Türk medyası bu güç ve iktidara göre şekillendi. Bu düzen yıllarca demokrasi kılıfı altında dayatıldı.
Şimdi gücünü halktan alan bir siyasi hareketle karşı karşıyayız. Ve eğer AK Parti tek başına iktidara gelmeseydi Türkiye bugünlere bu denli hızlı kavuşur muydu, emin değilim. AK Parti'nin en büyük şanslarından biri 1 Mart Tezkeresi'ni geçirmemiş olması. Çünkü eğer geçseydi Irak Kürdistanı'nda Vietnam tarzı bir bataklığa saplanmış olurduk. Aynı zamanda ABD'nin soğuk savaş alışkanlıkları iyice depreşirdi. Sivil iktidardan ziyade TSK'yı muhatap sayardı.
AB'yle müzakerelere başlamak hayal olurdu. (Başladık da ne oldu diyeceksiniz; çok şey oldu ama bu başka bir yazı konusu.)
Evet bugün Türkiye, hiç olmadığı kadar "sivil". Fakat askerlerin siyasetten ellerini tamamıyla çekmeleri için daha yapılacak çok iş var. Genelkurmay'ın Savunma Bakanlığı'na bağlanması gibi, savunma harcamalarının siviller tarafından denetlenmesi gibi ve TSK'nın darbelere zemin oluşturan İç Hizmet Kanunu'nun 35'inci maddesinin lağvedilmesi gibi. Ve en önemlisi, yeni sivil bir Anayasa'nın yapılması gibi.
Tam bu noktada Başbakan Tayyip Erdoğan'ın asıl niyeti nedir, bunu anlamamız lazım. Türkiye'yi bu noktaya kadar getirdiği için kendisine kocaman teşekkür borçluyuz, ancak zihinlerde gittikçe büyüyen bir soru var: "Eski militarist düzeni yıkmayı başaran AK Parti, o düzenin yeni bir modeli olarak mı karşımıza çıkıyor? Güç el değiştirdi. Bu kadar mı?"
Başbakan'ın ne yazık ki eleştiriye karşı gösterdiği tahammülsüzlük ve özellikle "bir kısım" medya üzerinde hissedilen baskı abartılı da olsa bu yöndeki kanaatleri güçlendirmeye başladı. Ergenekon ve KCK davalarında cezaya dönüştürülmüş tutukluluk süreleri (komutanlar işin ucu kendilerine dokununca ancak "adalet" serzenişlerinde bulundular), kaygıları daha da derinleştirdi.
Bu sebeplerden güçlü bir muhalefete ihtiyaç var. Ne yazık ki özellikle CHP'nin bugünkü durumuna baktığımızda güçlü muhalefetten söz etmek mümkün değil. Sindirilmiş bir medya ise asla dördüncü kuvvet görevini yerine getiremez. Bugüne kadar tam olarak getiriyor muydu ki? Hayır.
Ne var ki halkın ezici çoğunluğu seçmiş olsa dahi bu denli güçlü bir iktidar karşısında her zamankinden fazla bağımsız ve hakkaniyetli bir medyaya ihtiyacımız var. Evrensel hukuk ve saygı sınırları içerisinde kalmak kaydıyla her türlü fikir özgürce savunulabilmelidir.
Muhalefetin diğer ayağı Kürtlere gelince; iktidarı şiddet üzerinden yıpratma güçleri var ama bunun demokrasiye herhangi bir katkısı olmaz. Tam tersi, milliyetçiliği körükler. Sertlik yanlılarının elini güçlendirir. Şimdi kilit soru şu: "Tayyip Erdoğan gerisinde nasıl bir miras bırakmak istiyor?"


kaynak: HT Gazete 02.08.2011

"Aleviyim ne var bunda?"

Kaynak: Haber Türk Gazetesi ,17 Haziran 2011 Cuma, 14:03:11 

CHP’de bitmek bilmeyen cadı kazanları kaynayadursun Kemal Kılıçdaroğlu gayet cool (sakin) ve özgüvenli duruyor. Deniz Baykal’ın seçim sonuçlarına ilişkin Kılıçdaroğlu’nun başarısız olduğunu net şekilde ifade eden, “Kimse kendini aldatmasın, Kemal Bey kurultayı toplamalı” ifadelerine ilişkin yoruma girmek istemiyor. Parti içi demokrasinin çalışacağını ve ancak yeteri sayıda delegenin kurultay için imza toplaması halinde kurultayda yarışabileceğini söylüyor. Ama böyle bir ihtimalin son derece zayıf olduğunu her haliyle belli ediyor.

Anlaşılan Kılıçdaroğlu, Baykal ile polemiğe girerek partinin eski kendi içinde kavgalı imajın yeniden oluşmasına izin vermek istemiyor. Önüne bakıyor. Baykal’ın, “CHP bir doğrultu sorunu yaşıyor. Örneğin, Kürt açılımı, yeni Kürt söylemi denildi. Ancak bu yaklaşım oy artışı getirmediği gibi CHP önemli merkezlerde oy erozyonuna uğradı” iddiaları karşısında asla yeni reformcu söyleminden geri dönmeyeceğinin ısrarla altını çiziyor.


SEÇİM TAKTİĞİ Mİ?
Kılıçdaroğlu, Kürt sorununa çözüm aramanın seçim taktiği olmadığını, bu meselenin Türkiye’nin bekasını ilgilendirdiğini ve herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini savundu. “Sorunun çözülmesi için mutlaka CHP’nin katkısı gerekiyor. 30-40 yıldır siyaset görevini yapmadığı için bu sorun çözülemedi, bizim görevimiz iktidarı sorunun çözümüne zorlamak” diyen Kılıçdaroğlu şöyle devam etti:

“Sunduğumuz demokratikleşme raporunda geri adım atmamız asla söz konusu değil. Baskı değil özgürlük, esneklik ve çağdaş demokrasi vurgumuzu sürdüreceğiz. Özgürlüklerden hiç korkmamamız lazım. Ülke neden parçalansın. Tam tersi, Türkiye demokratikleştikçe çekim merkezi haline geliyor. Erbil’deki de, Şam’daki de Türkiye’ye gelmeyi hayal ediyor.”



‘MEMLEKETE YARARSA ÖCALAN’LA GÖRÜŞÜLÜR’
Kürt çözümüne ilişkin BDP’nin rekor sayıda milletvekili çıkarmasını olumlu bulan Kılıçdaroğlu belli konularda, örneğin faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu kurulmasına yönelik işbirliğine açık olduğunu ifade ediyor. Yeri geldiğinde AK Parti’yle de işbirliğine hazır olduğunu söyledi. Öcalan ile süren görüşmelere ilişkin, “Memleket için faydalı olacaksa neden karşı çıkalım” görüşünü yineleyen CHP Lideri, bu görüşmelerin içeriğini anamuhalefet partisi lideri olarak öğrenmeye hakkı olduğunu savundu.

“Başbakan bana Anayasa için geldiğinde kendisine bu talebimi bildireceğim” dedi.

Muhalefetin düzenli olarak iktidar tarafından bilgilendirilmesi gerektiğini vurgulayan Kılıçdaroğlu, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla da en kısa zamanda bir araya gelip özellikle Suriye konusunda brifing alacağını sözlerine ekledi. Önümüzdeki dönemde dış siyasete daha fazla ağırlık vereceğini söyleyen CHP Lideri, AB üyeliğinden asla vazgeçilmemesi gerektiğini savunarak Türkiye’ye engel olmaya çalışan Sarkozy ve Merkel’i eleştirdi.


‘İlk 3 madde hariç tartışırız’
Anayasa’nın ilk üç maddesi haricinde vatandaşlık tanımı dahil tüm unsurları tartışmaya hazır olduğunu ifade eden Kılıçdaroğlu, “Biz AK Parti’nin kırmızı çizgileri nedir, Başbakan’ın aklından neler geçiyor bunları bilmiyoruz” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: “Meclis Başkanı’nın daveti üzerine bir komisyon kurulur. Her partiden iki milletvekili atanır, Anayasa hukukçuları bir araya gelir ve etraflıca tartışılır. Ancak biz sadece Meclis içerisindeki partiler değil dışındakilerle de görüşmek istiyoruz. Sivil toplum kuruluşlarıyla ve üniversitelerle de. Tabii dediğim gibi Başbakan ne düşünüyor, Cumhurbaşkanlığı konusunda gündeminde ne var bilemiyoruz. Ancak bizim açımızdan yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü ve dokunulmazlıkların kalkması son derece önemli. AKP’nin bir önceki Anayasa çalışmasının neticelerini gördük. Tek bir partinin mutfağında değişikliğe gitmek son derece tehlikeli.”


Kılıçdaroğlu’nun seçimden aldığı dersler
Esnaf gezilerinde sadece el sıkışıp bir iki dakika yeterli değil. Bunun otomatikman oya dönüşeceğini düşünmek yanlış. Seçmenin derdini dinlemek gerekiyor. Bu iletişim sürekli kılınmalıdır.

Seçimde organizasyon aksaklıkları oldu. Otobüsteki ses düzeni gibi. En önemlisi önseçimle aday belirlemek. 29 ilde bunu yaptık ve son derece başarılı netice aldık. Bir dahaki seçimde bütün adaylar inşallah önseçimle belirlenir. Parti içi demokrasinin gereği budur.

“Silivri listesi” ile ilgili eleştirilere ilişkin Kılıçdaroğlu, “Haberal Zonguldak’ta gayet iyi netice almıştır. Çünkü orada sevilen bir insan. Orada 60 bin 172 fazla oy almıştır. AKP ise oylarını sadece 39 bin 614 artırmış.

Bazı liberal yazarlarla son anda bir araya gelmekten vazgeçen Süheyl Batum’a yöneltilen eleştiriler konusunda ise “Buluşma olayını ilk defa duyuyorum” diyen Kılıçdaroğlu, “Hangi düşüncede olursa olsun hiç kimseyi dışlamaya hakkımız yok, doğru bulmuyorum, herkese kapımız açık” dedi.


‘Atatürk de mi baraj altında kaldı?’
Kılıçdaroğlu ilk yurtdışı gezisini de Sosyalist Enternasyonal’e katılmak üzere yapacak. Washington’la ilgili henüz kesinleşmiş bir program yok. Bu arada AB’nin Genişlemesinden Sorumlu Komiseri Stefan Füle, seçimlerden sonra hemen Kılıçdaroğlu’nu telefonla tebrik etmiş.

Türkiye’nin üyelik sürecinin gittikçe içine kapanan ve İslam’a karşı önyargılı duran Avrupa için bir etik ve manevi sınav niteliği taşıdığını belirten Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin yılmaması halinde Avrupa’nın silkinip vicdana, hoşgörüye yeniden kavuşmasına yardımcı olabileceğine işaret etti. Kılıçdaroğlu sözlerini, “Doğu ve Batı gibi kavramlar artık gittikçe anlamsızlaşıyor, artık dünya evrensel değerler ölçüsünde tarif ediliyor edilmeli” diyerek sürdürdü.


‘ATATÜRK SİYASETÜSTÜ FİGÜR’
Baykal’ın yıllardır güttüğü, merkezine Atatürkçülüğü ve şeriat paranoyasını koyan siyasetin CHP seçmeni tarafından daha fazla benimsendiğini ima etmesi noktasında da, “Atatürk bu toplumda yaşayan herkesin lideri, onu dar alanlara hapsederek siyaset yapılmaz, yapılmamalıdır” dedi.

Baykal, Atatürk üzerinden siyaset yaptığına göre “99 seçimlerinde CHP baraj altında kaldı, o halde Atatürk de mi baraj altında kalmış oluyor” sorumuza gülümseyerek, “Atatürk siyasetüstü figür. Atatürk statükodan değil çağdaşlıktan, zamana, toplumdaki değişime ayak uydurmaktan yanaydı” cevabını verdi.

Yeni Anayasa konusunda Erdoğan’ın, “Kapılarını çalacağız” sözlerine ilişkin, “Biz kapımızı açmaya hazırız” diyor.


ETNİK VE DİNİ SİYASET
Hiç olmadık kadar sert geçen seçim kampanyası hakkında neler düşünüyordu. Başbakan’ın kendisini Alevi kimliği üzerinden hedef almasına ne diyordu?

“Birincisi ben her zaman etnik kimlik ve din üzerinden siyaset yapmayı reddettim. Böylesi bir siyaseti de hiçbir şekilde ahlaklı bulmuyorum” dedi. Geçmişe sünger çekip Başbakan’ı affetmeye hazır mıydı peki? Kılıçdaroğlu’nun cevabı net: “Özür dilemedikçe cevabım ‘Hayır’. Evet Alevi’yim, bu ne zamandan beri suç sayılıyor bu ülkede. ‘Hakkınızı helal edin’ diyen biri, başkasının inancını sorgulamaz. O zaman siyasetin gereği olarak sarf ediyordur bu sözleri. Kendi inancı gereği olarak değil.”

Erdoğan’ın, The Economist Dergisi’nin CHP’ye oy vermesi telkininde bulunması üzerine CHP’ye “küresel çete” ithamında bulunmasına ilişkin yargı yoluna başvurmaktan vazgeçmeyeceğini de sözlerine ekleyen Kılıçdaroğlu’nun, belli ki Erdoğan’a karşı öfkesi halen yatışmış değil. Ama buna rağmen bir saat süren mülakatımız boyunca ısrarla “Yapıcı muhalefet” dedi. Ayrıca Türkiye’nin yeni Anayasa ve Kürt sorunu gibi hayati meseleler noktasında gündelik siyasi hesapları bir kenara itip Türkiye’de barış ve demokrasinin kök salması adına iktidar partisiyle uyum içersinde çalışmayı bir vicdani sorumluluk olarak addediyor.

Bir de cemaati dinleyelim

Amberin Zaman
Kaynak: Gazete Haber Türk, 11 Mart 2011 Cuma, 07:43:26

ŞİMDİDEN "Tırstı, balans ayarı yapıyor" diyenleri duyar gibiyim. Varsın desinler. Ben doğru bildiğimi yapıyorum. Son zamanlarda ben dahil olmak üzere ya ima yoluyla ya da adını zikrederek (ben ikinci yolu tercih edenlerdenim) Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın, Fethullah Gülen Cemaati'ni hedef alan kitaplar yazdıkları için cezalandırıldıkları algısı gittikçe yayılıyor. Hatta kesin kanaat haline geliyor. Yürütülen mantık şu: Emniyet ve son zamanlarda yargıda köşeleri kapan harekete yakın kişiler, onları eleştiren insanları cezalandırmak suretiyle böyle bir çalışmaya yeltenenlere de gözdağı veriyor.Ahmet ve Nedim'in tutuklanmasının akabinde bende de böyle bir yargı oluşmaya başladı ve bunu da köşemde belirttim. Bunu yaparken bundan sonraki hamlemin, hareketten tanıdığım insanları arayıp onları dinlemek ve bu suçlamalar karşısında söz hakkı vermek olması gerektiğini biliyordum. Evet, cemaate yakın gazeteler zaten olayları kendi açılarından anlatıyorlar ama ben Gülen hareketi içindeki arkadaşlarla yüz yüze konuşmayı tercih ettim. Yaptığım sohbetler esnasında edindiğim izlenimleri şu şekilde özetleyebilirim. (Bire bir alıntılar değil.)1. Bizim emniyet içerisinde, yargı içerisinde örgütlendiğimizi kanıtlasınlar, o zaman konuşalım. Böyle bir durum kesinlikle söz konusu değil. Yargı sürecinde neyin ne olduğu ortaya çıkacaktır. O zaman bugün birtakım insanlara "kefilim" diyenlerin, bize önyargıyla yaklaşanların belki de yüzleri kızaracaktır. Ahmet'in, Nedim'in somut delillere ulaşmadan suçlu olduğunu varsayamayacağımız gibi hareketi de somut deliller sunmadan itham etmeye kimsenin hakkı yok.2. Bu yanlış algı, tüm Türk toplumunun görüşlerini yansıtıyormuş gibi bir hava estiriliyor. Oysa yetmiş milyonluk bir ülkeden söz ediyoruz. Ve bu ülkede Fethullah Gülen hareketine bağlı, sayısını bilmemekle birlikte milyonlarla ifade edebileceğimiz insan var. Bu algı bilinçli bir şekilde yıllarca pompalanıyor ve bir psikolojik harekâtın parçası. Bunu teyit eden belgeler, bilgiler, Ergenekon soruşturması kapsamında gün yüzüne çıktı. (Örnek "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" ve "Balyoz".) Yıllardır bu tür kampanyalara maruz kaldık. Alıştık, yeni bir şey değil.3. "Yargıyı ele geçirdiler" ithamı nereden kaynaklanıyor? Eskiden tek bir dünya görüşünü yansıtan yargı, artık daha çoksesli, daha renkli, daha çoğulcu bir niteliğe büründü. Buradan yola çıkarak "Gülen hareketinin eline geçti" suçlamaları insafsızlıktır.4. Biz, "Bu olumsuz imajın oluşmasında nerede yanlış yaptık" gibi bir muhasebenin içerisinde değiliz. Hikmet Çetinkaya ve Faik Bulut marjinal yazarlar değiller ve yıllarca aleyhimizde yayın yaptılar. Dua ediyoruz, adli bir vakadan ötürü gözaltına alınmazlar; çünkü bu da bizlere fatura edilir. (Bunu yarı şaka olarak söylüyorlar. A.Z.)5. Sözde Emniyet'i eline geçiren hareket üyeleri, gazetecileri susturmak için onları ispiyonla-yacak ve özel hayatlarını deşifre ettirecekler korkusu gerçekten insafsız ve yalan. Baykal kaseti patlayınca, Can Dündar'ın özel hayatıyla ilgili tartışmalarda hep geri planda durduk. Özel hayata saygılıyız. Hatta Baykal bizi bu tutumuzdan ötürü takdir ettiğini de belirtmişti. (Baykal'ın "Pennsylvania'nın samimiyetine inanıyorum" sözlerine gönderme yapıyorlar. A.Z.)Evet, özetle hareketin görüşleri böyle. "İkna oldun mu?" diye soracaksınız. Esas mesele bu değil. Esas mesele neden yargıya, hukuk devletine güvenmediğimizde yatıyor. Başka bir ifadeyle, evrensel hukuk değerlerinden ziyade dünya görüşlerinin adaleti şekillendirdiği, tepişen güç odaklarına alet edildiği duygumuzun bertaraf edilmesi gerekiyor. Hukuk sistemine güvenseydik eğer, Ahmet'in, Nedim'in ve nice diğer yargılanan meslektaşlarımızın durumları hakkında bu kadar kuşku duymazdık.Benim hareket ile ifade ettiğim duygular bir trende işaret ediyordu. Elbette elimde somut deliller yok. Bu algıyı kırmak adına bir çaba gösterme ihtiyacı duymayan cemaat üyeleri, sanıyorum "Ha bak bir şeyler varmış demek ki" yorumlarına meydan vermek istemiyorlar. Oysa bunca yıl Türkiye'de olsun, yurtdışında olsun kendilerini anlatmak için yoğun çaba sarf ettiler ve kuşkuları tamamıyla bertaraf etmemekle birlikte saygı ve takdir toplayan bir konuma oturdular.Son süreçte yurtdışı dahil olmak üzere tarafsız bakan kişiler tarafından dahi yeniden sorgulanıyorlarsa "Bize ne, biz alıştık" demeleri bana pek mantıklı gelmiyor. Kaldı ki hatasız kul olmaz.

Selahattin Demirtaş'ın ilginç tespitleri

Amberin Zaman
Kaynak: Gazete Haber Türk, 25 Mart Cuma, 10:24:25

BDP'nin Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile geçtiğimiz günlerde röportaj yapma fırsatını yakalamıştım. Söyleşimizin bir kısmı 23 Mart Çarşamba günü gazetemizin politika sayfasında yer almıştı. Ne var ki bence en ilginç kısımlarından biri, yer darlığından (evet gerçekten yer darlığından) girememişti. Bugün Demirtaş'ın görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Konu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. 2009 yılının başında aralarında benim de bulunduğum bir grup gazeteciye Abdullah Gül, Kürt sorunuyla ilgili "iyi şeyler" olacağını müjdelemişti. Ardından bugünlerde derin dondurucuya atılan AK Parti'nin Kürt açılımı start almıştı. Son bir haftadır Güneydoğu'yu geziyorum ve Abdullah Gül'e duyulan sempati net bir şekilde hissediliyor. Bitlis'ün Güroymak İlçesi'ne Kürtçe ismiyle (Norşin) hitap etmesi, Tunceli için "Dersim" demesi gibi jestlerinin yankıları sürüyor. "Valla Gül hoştur" sözünü gezi boyunca defalarca işittim. Gül ile ilgili bu pozitif tablodan yola çıkarak Demirtaş'a şu soruyu yönelttim: "Kürt açılımını ilk müjdeleyen Cumhurbaşkanı'ydı. AK Parti'yi samimiyetsizlikle suçluyorsunuz. Bölgede bu kadar sevilen Abdullah Gül de mi samimi değil?" Demirtaş'ın yanıtı ise şöyleydi: "Birey olarak samimiyetine inanıyorum. Fakat siyaseten fark yaratabilecek etkiye sahip olduğuna inanmıyorum. Bu eski partisiyle ilişkilerinden kaynaklanıyor. Orada bir bölünmüşlük görünüyor. Bir yanda Cumhurbaşkanı'na daha yakın görünen Gülenciler, diğer yanda Başbakan'a yakın Nakşiler ve farklı tarikatlar. Neticede Gül, AK Parti içerisinde çatışarak Cumhurbaşkanı oldu. Özal gibi risk alabilseydi ön açıcı olabilirdi. Ancak görev süresiyle ilgili belirsizlik elini kolunu bağlamış sanki. Tekrar beş yıllığına seçilme hesapları varsa dayandığı muhafazakâr, dindar ve kısmen de milliyetçi tabanını küstürmeye göze alamaz, alamıyor. Oysa tek dönem yedi yıllığına geldiği netleşmiş olsaydı daha cesur davranabilirdi gibime geliyor." Evet Demirtaş enteresan bir tartışma konusu koyuyor önümüze. Gül'ün görev süresine ilişkin belirsizlik Cumhurbaşkanı'nın icraatını ne kadar etkiliyor? 28 Ağustos 2007 tarihinde Meclis'te yapılan üçüncü tur oylamada Türkiye'nin 11 'inci Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, 2012'de tekrar halk tarafından seçilebileceğini hesap ederek mi politika belirliyor? Sahiden ilginç bir soru ve Cumhurbaşkanı'nı rahatsız edebilir. Zira bildiğim kadarıyla görev süresi meselesi ve bunun etrafında Başbakan ile ilişkilerine dair yapılan spekülasyonlar Gül'ü üzüyor. Kendisini üzmek istemiyoruz ama Demirtaş'ın gündeme getirdiği mesele bence tartışılmaya değer. Zira ortada tuhaf bir durum var. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı, seçildiğinden dört yıl sonra halen görev süresini bilmiyor! Kürt ve Ermenistan açılımlarıyla ilgili ben de tıpkı Demirtaş gibi Abdullah Gül'ün samimiyetinden hiç ama hiç süphe duymuyorum. Ancak Cumhurbaşkanı'nın son zamanlarda, "Karabağ sorununun çözümünde ilerleme kaydedilmeden Ermenistan ile diplomatik ilişkiler kurulamaz, sınırlar açılamaz" diyenler kafilesine katılması bende de soru işaretleri uyandırdı. Bu mealdeki görüşlerini geçen kasım ayında aralarında benim de bulunduğum bir grup gazeteciyle paylaştığında açıkçası içim burkulmuştu. Zira Gül, Ermenistan açılımının baş mimarıydı. İlişkilerimizin Azerbaycan ipoteğinden kurtulması gerektiğine inananlardandı. Ne oldu da fikir değiştirdi? Siyasi gelecek kaygıları mı devreye girdi? Açıkçası ben de merak ettim. Görev süresi bilmecesi bir an evvel çözülmeli. Bu muğlaklık bertaraf edilmeli. YEREL MUHABİRLER Güneydoğu gezisi boyunca, başta Habertürk bölge temsilciliğimizdeki arkadaşlarımız olmak üzere yerel muhabirlerin kıymetini bir kez daha anladım. Kürt sorununu tartışırken hep aynı bayat isimleri dinleyeceğimize ekranlarda olayları bire bir izleyen bu arkadaşlarımıza yer vermeliyiz. Her şeyi bir kenara bırakalım, bu arkadaşlar bölgenin dilini, Kürtçe'yi konuşuyorlar. Ya biz? Başta Başbakan olmak üzere Kürt sorununa kafa yoranlar, yerel gazetecilerin görüşlerini değerlendirmelidir. Yıllarca bana destek olan bu meslektaşlarıma, dostlarıma sonsuz teşekkürler...