CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bugün seçim olsa...

İşte 2012'de yapılan beş anketten çıkan çarpıcı sonuçlar...

18 Şubat 2012 Cumartesi, 17:01:21
bugün seçim olsa, araştırma sonuçları hangi parti ne kadar oy alır
Kaynak: HABERTURK.COM
Bugün seçim olsa hangi parti ne kadar oy alır? HABERTURK.COM, 2012 yılında yapılan beş araştırmanın sonuçlarını derledi. İşte partilere göre oy oranları...

ANDY-AR Sosyal Araştırmalar Merkezi, 21 ilde 2.862 kişi ile yaptığı Türkiye Siyasi Gündem Araştırması Ocak ayı sonuçları:
AK Parti: Yüzde 53.7
CHP: Yüzde 21.1
MHP: Yüzde 15.6
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 5.9
Diğer: Yüzde 3.7

26 şehirde 5193 denekle yapılan ve 7 Ocak'ta açıklanan ANAR anketinin sonuçları:
AK Parti: Yüzde 53.7
CHP: Yüzde 23.4
MHP: Yüzde 12.9
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 6
Diğer partiler: Yüzde 4.1

16 il, 60 ilçede 2168 denekle yapılan ve 29 Ocak'ta açıklanan GENAR anketinin sonuçları
AK Parti: Yüzde 51.6
CHP: Yüzde 26.7
MHP: Yüzde 14.3
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 4.4
Diğer: Yüzde 3

7 Şubat'ta açıklanan, Türkiye genelinde 7 bin hanede gerçekleştirilen A&G araştırması sonuçları:
AK Parti: Yüzde 54
CHP: Yüzde 21.1
MHP: Yüzde 11.8
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 8.2
Diğer: Yüzde 4.9

INFO'nun "Türkiye'de Güncel Konularla İlgili Algılar Araştırması" Ocak 2012 sonuçları:
AK Parti: Yüzde 50.7
CHP: Yüzde 26.8
MHP: Yüzde 11.9
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 5.4
Diğer: Yüzde 5.2

Tezkerenin esas hedefi Suriye mi? Aleviler soruyor


HÜKÜMETE sınır ötesi askeri müdahaleye yetki tanıyan tezkere önceki gün Meclis'te kabul edildi. Tezkereye ret oyu veren CHP Tunceli Milletvekili Avukat Hüseyin Aygün'ü, basına yansıyan "Oylamaya katılmadı" yönündeki iddiaları sormak üzere dün aradık. Zira tanıdığımız kadarıyla Aygün kaçak güreşecek biri değil. "Oradaydık. Neden böyle yansıtıldı hiç anlamış değilim" diyen Aygün sözlerini şöyle sürdürdü: "Tezkereye 'hayır' dedik; çünkü bu 27'nci tezkere ve bugüne kadar hiçbir şey değişmedi. Biz Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle, müzakerelerle ancak çözülebileceğine inanıyoruz. 20 yaşındaki gençler ölüyor, dağdaki Kürt çocukları ölüyor. Tezkere, şoven damarın kabarmasına hizmet ediyor, barışa değil."
Kendini "Dersim milletvekili" olarak tanımlayan Aygün, CHP'deki yenilikçi demokrat isimlerin başını çekiyor. 1938 Dersim katliamı konusunda resmi tarihi sorgulayan çeşitli kitapları olan Aygün, en az 50 CHP milletvekilinin tezkereye hayır dediğini öne sürerken, "Bunu fire olarak değil, parti içerisinde gittikçe kök salan çoğulculuğa ve demokratikleşmeye yormak gerekiyor" dedi. Yine de parti içinde statükocular ile yenilikçiler arasındaki çekişmenin sürdüğünü teslim eden Aygün, en ilginç yorumlarını Suriye ile artan gerginlik konusunda dillendiriyor.
SURİYE'YE ASKERİ MÜDAHALE
Aygün e göre Türkiye'de yaşayan birçok Alevi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Esad rejimine yönelik gittikçe sertleşen açıklamalarını Suriye'ye olası bir askeri müdahale şeklinde yorumluyor. Sınır ötesi tezkerenin esas amacının, PKK'ya değil Suriye'ye yönelik olası askeri operasyonların önünü açmak olduğunu iddia ediyor.
Alevileri asıl kaygılandıran, Başbakan Erdoğan ve Hüseyin Çelik gibi isimlerin meseleyi mezhep üzerinden ele almaları. Erdoğan ın Mısır gezisinde, "Alevi subayları halka zulmediyor. Suriye halkı Alevi subaylardan rahatsız" mealindeki sözleri, Türkiye'deki Alevileri kızdırmış. Türk Alevileri ve Suriye diktatörü Hafız Esad ın mensup olduğu Nusayriler her ne kadar farklı kolları temsil etseler de "Ortak bir ruh dünyamız var" diyor Aygün. "İsrail'e atıp tutarken bir yandan füze kalkanıyla koruyan hükümet sanırım Suriye' yi kolay lokma görüyor, gücünü test etmek istiyor" tespitinde bulunuyor.
Suriye'deki olaylar ilk patlak verdiğinden bu yana Türkiye'nin verilen tüm gazlara rağmen herhangi bir askeri müdahalede bulunmayacağını iddia ettik. Zira böylesi bir adımın bölgesel çatışmayı tetikleyebileceği gibi Türkiye'nin AK Parti iktidarıyla birlikte yakaladığı demokratik kazanımları ve refahı yerle bir edebileceğini savunduk hep. Türkiye'nin Esad rejiminin katliamları durdurmasına yönelik çabaları her ne kadar etkisiz kaldıysa da rejime silah ulaşımını engellemek, uluslararası toplumla birlikte hareket etmek kaydıyla ekonomik yaptırımlar uygulamak ve halen dağınık görüntü veren Suriye muhalefetiyle rejim arasında diyaloğu teşvik etmek dışında çok fazla seçeneği olmadığını belirttik.
Suriye'deki vahşetin karşısında durmanın yanında bir de Suriyeli mültecilere kapılarımızı açık tutmanın her şeyden önce bir insanlık vazifesi olduğunun altını çizdik. Vahşet karşısında eli kolu bağlı seyretmenin insanlığa ne kadar sığacağını sorduğumuzda ise cevap vermekte hep zorlandık.
Suriye'yi uyarıp ardından vahşet devam ettikçe halkı korumak adına müdahalede bulunmamak tıpkı Avrupalıların Sırp katliamına maruz kalan Müslüman Boşnaklara karşı düştüğü onursuz duruma düşmek anlamına geliyor. Ne var ki geç de olsa gelen müdahale ABD ve NATO öncülüğünde yapıldı. Oysa Suriye'ye müdahale konusunda uluslararası zeminde oluşan herhangi bir irade görülmediği gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden ek yaptırımlar konusunda dahi ret oyları baskın çıktı. Ama bakıyoruz Türkiye buna rağmen "Ben yaptırım uygulayacağım" diyor.
Suriye sınırında askeri tatbikatlar planlıyor ve Suriye ordusundan kaçtıkları iddia edilen on bin küsur subayın lideri Albay Riad al Asaad, Batı medyasına Türkiye'de olduğunu ilan ediyor. Bu arada New York Times gibi saygın gazetelerde Sünnilerin Nusayrileri öldürmeye başladığı haberleri geliyor. Türkiye, kimilerine göre cumhuriyet tarihi boyunca olmadığı kadar başka bir ülkede rejim değişikliğinin öncüsü ve hamisi görüntüsünü vermeye başlıyor.
Tüm bunlar başka ülkelerle birlikte planlanıyorsa bunu ilan etmenin zamanı geldi. Yoksa altından tek başımıza kalkamayacağımız bir kanlı maceranın içine doğru sürüklenip gideriz.

Kaynak: Haber Türk, 07.10.2011

‘Gülen Cemaati tepki göstersin’

ÜÇ aydır görüşmediğim Kemal Kılıçdaroğlu, seçim sonrasındaki burukluğu üstünden atmış, her zamanki gibi sakin ve güler yüzlüydü. Konuya Suriye’den giriyoruz. CHP’nin dış ilişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu’nun Suriye gezisinin akabinde hükümet ile CHP arasında sert polemikler yaşanmıştı. İktidar, CHP’yi Baas partisine benzeterek Esad rejimin avukatlığına soyunmakla itham etmişti. Daha da ileri giderek “Acaba Sayın Kılıçdaroğlu mezhep yakınlığı dayanışmasıyla mı Suriye’ye sahip çıkıyor” diyerek Alevilerin tepkisini çekmişti. Biz de Esad rejiminin barbarlığı karşısında CHP’nin suskunluğunu eleştirmiştik. Kılıçdaroğlu, 2600 sivilin öldürülmesiyle ilgili ne düşünüyordu?

“Benim Faruk Bey aracılığıyla Esad’a ilettiğim çok net bir mesaj vardı. O da en kısa zamanda reformların hayata geçirilmesi, demokratik adımların atılması ve şiddetin derhal durması için gereken tedbirlerin alınmasına ilişkindi. Suriye’nin toprak bütünlüğüne olan saygımızı ve herhangi bir dış müdahaleye karşı olduğumuzu da vurguladık. Suriye istikrarsızlaşırsa ne olur, Esad’dan sonrası nasıl olur bunları çok iyi hesaplamak lazım. Faruk Bey ve beraberindeki heyet, şiddetin yoğun olduğu Humus ve Hama’ya da gitti. Gözlemlerini içeren raporu Dışişleri Bakanlığı’na sunacağız. Suriye’yi elbette demokrasi yönünde teşvik etmeliyiz, ama neticede Suriyeliler sorunlarını kendi aralarında çözmeli.” 

Mezhepçilik ithamı?
“Sayın Çelik cahilce konuşuyor. Türkiye’deki Aleviler ile Suriye’deki Nusayrilerin arasındaki farkı bilmiyor herhalde. Ve bizde de (Hatay’da) Nusayrilerin yaşadığını unutuyor sanki. Olayları mezhepçilik çerçevesinde ele alan hükümetin ta kendisidir. Neden İHH aracılığıyla Müslüman Kardeşler hep ön plana çıkarılıyor? Biz de Suriye muhalefetini dinlemeye hazırız ama tüm kesimleri. Bu söylemler Türkiye’de ayrımcılığı, kutuplaşmayı körüklüyor. Dış siyaseti temel hak ve özgürlükler üzerinden değil mezhep üzerinden yürüten hükümet biz değiliz. Bizim esas sorguladığımız, AKP’nin neden düne kadar ortak bakan toplantıları düzenleyip, Esad ile çarşılarda kol kola gezip ardından birisi düğmeye basmışçasına neredeyse Suriye’ye savaş ilan edermişçesine ağız değiştirdiği. ‘Bıçak kemiğe dayandı‘ diyen Başbakan sonra ne yaptı? Suriye’deki rejim yeni değil. Apo’ya yıllarca hamilik yaptı. Bir uçtan diğerine savrulmayı gayri ciddi buluyoruz.”

AK Parti aynı zamanda CHP’yi İsrail’in avukatlığını yapmakla suçluyor...
“Bugün savaş gemileri yollarım diyen Başbakan, Mavi Marmara baskınında neden baskın mahalli 15 dakika uçuş mesafesinde olduğu halde uçaklarımızı kaldırıp müdahale etmedi? İsrail ‘Müdahale ederim’ deyip duruyordu, neden daha ilk baştan Mavi Marmara’ya savaş gemileri eşlik etmedi? Seçim öncesi ‘Mavi Marmara tekrar gidecek’ diyen Başbakan, neden ikinci seferi durdurdu? Fethullah Gülen, İsrail ile yaşanan gerginliğe tepki gösterdiğinde AK Parti’nin gıkı çıkmadı. Aynı lafları biz etseydik hemen ‘İsrail’in avukatlığını yapıyor’ diye üstümüze çullanırlardı. Biz de ‘İsrail özür dilesin’ diyoruz. ‘Tazminat ödesin’ diyoruz. Dokuz sivilin kanı yerde kaldı. Ama BM raporu İsrail’in lehine çıktı. Hükümet bunu bilip duruyordu. Şimdi de savaş çığırtkanlığı yapıyor. Esas mesele ‘İsrail kalkanı’, bunu örtmeye çalışıyorlar.” 

NATO’nun füze kalkanını mı kastediyorsunuz?
“Evet. Bu projenin İsrail’i İran’dan korumak için geliştirildiğini herkes biliyor. İsrail’in çıkarları kollanıyor.”

Hem AK Parti’yi Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmakla suçluyorsunuz hem de üyesi olduğumuz NATO’nun kritik bir projesine karşı çıkıyorsunuz. İktidarda olsaydınız ne yapardınız?
“Füze kalkanına ‘hayır’ derdik; çünkü bu komşularımızda büyük rahatsızlık uyandırıyor. Bugün İran’la da sorunumuz var, Suriye’yle de, İsrail’le de. Bunun neresi başarılı dış politika? Tabii bu demek değil ki NATO’ya karşıyız. NATO üyeliğimizi çok önemsiyoruz. Ama AKP’nin yaptığı gibi kendi ulusal çıkarlarımızı gözetmeden her önümüze konana kayıtsız şartsız ‘evet’ de diyemeyiz. Bunları söylerken biz İsrail halkına karşı en ufak olumsuz duygu beslemiyoruz. Tansiyonu daha da yükseltecek dilden uzak durulması gerektiğine inanıyoruz. Ama Başbakan gerilimi artırdıkça artırıyor. Bazı yayın organlarında baş gösteren antisemitizmi ve her türlü nefret söylemlerini şiddetle kınıyoruz.” 

Seçim sonrası Washington’a gitmeniz söz konusuydu.
“ABD hükümetinden herhangi bir davet bize henüz ulaşmış değil. Olsa gideriz. Ama birtakım düşünce kuruluşlarından davetler var. Değerlendiriyoruz...”

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı da kapsayan iddianame açıklandı. Görüşleriniz...
“Bu iddianame demokrasi için bir utanç belgesi. Hem yeni Anayasa diyorsunuz, hem böylesi bir iddianameyle gazeteciler için 15 yıl hapis diyorsunuz. Ve her ne kadar herhangi somut bir dayanağı olmasa dahi bu işin içinde Fethullah Gülen Cemaati’nin de olduğu algısı var ne yazıkki. Tam bu yüzden bu iddianameye en büyük tepkiyi Fethullah Gülen Cemaati göstersin. Demeliler ki 21’inci yüzyılda böyle bir iddianame insafdışı. 

Kürt sorununda askeri çözüme ağırlık veriliyor...
“Bu mesele 30 yıldır bu yöntemlerle çözülemedi, şimdi de çözülemez. Meclis’te toplumun tüm kesimleri dahil edilerek çözülmeli. PKK da önkoşulsuz silah bırakmalı. Silahların gölgesinde barış olmaz.” 

İyi de BDP milletvekillerinin beşte biri hapiste...
“Bizim hükümetle yaptığımız protokol sadece bizim hapisteki milletvekillerimizi değil BDP’lileri de kapsıyor. Biz başından beri onları kendi vekillerimizden ayrı tutmadık, tutamazdık. AKP onların da sorunlarına çözüm bulma taahhüdünde bulundu. Sanırım BDP açısından esas mesele (vekilliği düşen) Hatip Dicle’de düğümleniyor, ancak bu sorunun da çözüleceğine inanıyorum.”

Kaynak: Haber Türk 13.09.2011


CHP'nin Suriye sınavı

SEÇİMLERİN hemen ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'yla bir söyleşi yapmıştım. Konuştuğumuz konular arasında Suriye de vardı. Tam o sıralarda Baas rejiminin vahşetinden kaçan binlerce Suriyeli mülteci, Türkiye'ye akın etmeye başlamıştı. "Hatay'a gidip mültecilerle ilgilenmek iyi olmaz mı? Sadece Türkiye'de değil bütün dünyada demokrasi ve insan haklarından yana tavır almak 'yeni CHP'ye yakışmaz mı?" diye bir öneride bulunmuştum. Kemal Bey de bu fikri çok olumlu karşılamıştı. "Gideceğim" demişti.
Tam röportajı kaleme alırken CHP Genel Merkezi'nden bir telefon geldi. Kemal Bey, Hatay'a gitmekten vazgeçmişti. Nedenini sorunca "Uygun değil" diye bir cevap almıştım. Oysa Kemal Bey gidip Suriye muhalefetiyle görüşmeyecekti ki. Mağdurlarla, sivillerle görüşecekti. Bunun neresi sakıncalıydı? Anlayamamıştım. Oysa anamuhalefet partisi lideri, Türkiye için bu kadar hayati bir konuda nasıl bu kadar pasif olabilirdi? Şimdi daha iyi anlıyorum.
Sanırım "eski CHP" yine baskın çıkmıştı. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi. AK Parti doğru bir şey yapsa dahi her daim tu kaka denilecek. Bu sığ mantalitenin en son tezahürüne Başbakan'ın Suriye'yi uyarması ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Suriye Lideri Beşar Esad'la gerçekleştirdiği 6.5 saatlik görüşmesinin akabinde tanık olduk. Başbakan Erdoğan'ın "Sabrımız taştı" mealindeki uyarıları son derece yerindeydi. Tek sorun, bunları bu kadar sert bir tonda uluorta dillendirmesiydi. Zira Arap coğrafyasında onur, gurur son derece önemli bir husus. Suriye diktatörü, Türkiye'den tırsıp bir şeyleri zorla yaptığı görüntüsünü asla vermek istemez.
Kemal Bey bu uyarıdan, Türkiye'nin Suriye'ye müdahale edeceği anlamının çıktığı veya daha doğrusu çıkabileceği noktasında haklıydı. Ya gerisi? Türkiye'nin Suriye'ye "Derhal sivillerin üzerinden silahlarını, tanklarını çek" demesini, "ABD'nin taşeronluğunu yapıyor" şeklindeki suçlaması bana son derece çelişkili geldi. AK Parti Esad ile yakınlaşırken "Ekseni kaydırıyor" diye yerden yere vurulmuştu. Şimdi de insan hakları ve demokrasiden yana tavrını koyarak Esad'a diklenince Amerikan uşağı diye damgalanıyor.
Evet ABD Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın Davutoğlu'yla Suriye gezisinden sonra uzun bir telefon görüşmesi yaptığını teyit etti. "Türkiye'yle ortaklığımız var. Biz müttefikiz. Dışişleri Bakanı Clinton, Dışişleri Bakanı Davutoğlu'yla çok yakın bir şekilde çalışıyor" dedi. Peki bu sözlerden, Davutoğlu'nun ABD'den talimat aldığı anlamı mı çıkıyor?
Kesinlikle hayır. Biraz teybi geri saralım. Suriye'deki kanlı olaylar ilk patlak verdiğinde Obama yönetimi, özellikle Cumhuriyetçiler tarafından pasif kalmakla suçlanmıştı. Hakikaten Tunus ve Mısır'daki devrimler karşısında hazırlıksız yakalanan Obama, Suriye konusunda da epey bir bocaladı. Zira bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, Suriye'nin istikrarsızlaşmasının başta İsrail ve Lübnan olmak üzere bölgedeki tüm dengeleri altüst edecek gelişmeleri tetikleyeceği herkesin malumu.
"Esad giderse yerine kim gelir?" sorusunun cevabını kimse bilmiyor. Dolayısıyla Suriye'deki olup bitenleri "ABD'nin (ve İsrail'in), Suriye'nin baş müttefiki İran ve gittikçe güçlenen Türkiye'yi hizaya getirme operasyonu" olarak tarifeden yılmaz komplo teoricileri fena halde yanılıyorlar.
Türkiye'nin Suriye'ye askeri müdahalesi söz konusu olmaz. Olmamalı. İngilizlerin The Times Gazetesi'nin gaz vermesiyle (dün yayınlanan başyazısında Erdoğan'ı bol bol pohpohladıktan sonra Suriye'yi, müthiş askeri üstünlüğüyle ancak Türkiye'nin hizaya getirebileceğini buyurmuştu) Türkiye Cumhuriyeti Devleti, altından kalkamayacağı maceralara sürüklenecek değil. Türkiye kanı durdurmak için elinden geleni yapıyor. Yapıcı rol üstleniyor. Suriye yönetimiyle böylesi diyaloğu olmayan Amerika ise Türkiye'nin girişimlerinden nemalanmaya çalışıyor. "Bakın bu işin içinde biz de varız, bir şeyler yapıyoruz" demeye getiriyor. ABD'deki muhaliflerini susturmaya çalışıyor.
Ortadoğu'ya dışarıdan yapılan müdahaleler her daim ters tepmiştir. Bosna ve Kosova'yla karşılaştırmak çok anlamlı değil. (Bu da başka bir yazının konusu.) Yakın tarihimiz ve bugünümüz bunun örnekleriyle dolu. Suriye'deki kanı durdurmak şu an için tek önceliğimiz olmalı. Esad da bu kanlı sarmaldan sıyrılması için muhalefetin de yardımıyla bir konjonktür yaratmalı. "Artık iş işten geçti" demek için henüz erken.

Kaynak: Haber Türk   12.08.2011