BDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bugün seçim olsa...

İşte 2012'de yapılan beş anketten çıkan çarpıcı sonuçlar...

18 Şubat 2012 Cumartesi, 17:01:21
bugün seçim olsa, araştırma sonuçları hangi parti ne kadar oy alır
Kaynak: HABERTURK.COM
Bugün seçim olsa hangi parti ne kadar oy alır? HABERTURK.COM, 2012 yılında yapılan beş araştırmanın sonuçlarını derledi. İşte partilere göre oy oranları...

ANDY-AR Sosyal Araştırmalar Merkezi, 21 ilde 2.862 kişi ile yaptığı Türkiye Siyasi Gündem Araştırması Ocak ayı sonuçları:
AK Parti: Yüzde 53.7
CHP: Yüzde 21.1
MHP: Yüzde 15.6
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 5.9
Diğer: Yüzde 3.7

26 şehirde 5193 denekle yapılan ve 7 Ocak'ta açıklanan ANAR anketinin sonuçları:
AK Parti: Yüzde 53.7
CHP: Yüzde 23.4
MHP: Yüzde 12.9
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 6
Diğer partiler: Yüzde 4.1

16 il, 60 ilçede 2168 denekle yapılan ve 29 Ocak'ta açıklanan GENAR anketinin sonuçları
AK Parti: Yüzde 51.6
CHP: Yüzde 26.7
MHP: Yüzde 14.3
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 4.4
Diğer: Yüzde 3

7 Şubat'ta açıklanan, Türkiye genelinde 7 bin hanede gerçekleştirilen A&G araştırması sonuçları:
AK Parti: Yüzde 54
CHP: Yüzde 21.1
MHP: Yüzde 11.8
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 8.2
Diğer: Yüzde 4.9

INFO'nun "Türkiye'de Güncel Konularla İlgili Algılar Araştırması" Ocak 2012 sonuçları:
AK Parti: Yüzde 50.7
CHP: Yüzde 26.8
MHP: Yüzde 11.9
Bağımsızlar (BDP): Yüzde 5.4
Diğer: Yüzde 5.2

‘Gülen Cemaati tepki göstersin’

ÜÇ aydır görüşmediğim Kemal Kılıçdaroğlu, seçim sonrasındaki burukluğu üstünden atmış, her zamanki gibi sakin ve güler yüzlüydü. Konuya Suriye’den giriyoruz. CHP’nin dış ilişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu’nun Suriye gezisinin akabinde hükümet ile CHP arasında sert polemikler yaşanmıştı. İktidar, CHP’yi Baas partisine benzeterek Esad rejimin avukatlığına soyunmakla itham etmişti. Daha da ileri giderek “Acaba Sayın Kılıçdaroğlu mezhep yakınlığı dayanışmasıyla mı Suriye’ye sahip çıkıyor” diyerek Alevilerin tepkisini çekmişti. Biz de Esad rejiminin barbarlığı karşısında CHP’nin suskunluğunu eleştirmiştik. Kılıçdaroğlu, 2600 sivilin öldürülmesiyle ilgili ne düşünüyordu?

“Benim Faruk Bey aracılığıyla Esad’a ilettiğim çok net bir mesaj vardı. O da en kısa zamanda reformların hayata geçirilmesi, demokratik adımların atılması ve şiddetin derhal durması için gereken tedbirlerin alınmasına ilişkindi. Suriye’nin toprak bütünlüğüne olan saygımızı ve herhangi bir dış müdahaleye karşı olduğumuzu da vurguladık. Suriye istikrarsızlaşırsa ne olur, Esad’dan sonrası nasıl olur bunları çok iyi hesaplamak lazım. Faruk Bey ve beraberindeki heyet, şiddetin yoğun olduğu Humus ve Hama’ya da gitti. Gözlemlerini içeren raporu Dışişleri Bakanlığı’na sunacağız. Suriye’yi elbette demokrasi yönünde teşvik etmeliyiz, ama neticede Suriyeliler sorunlarını kendi aralarında çözmeli.” 

Mezhepçilik ithamı?
“Sayın Çelik cahilce konuşuyor. Türkiye’deki Aleviler ile Suriye’deki Nusayrilerin arasındaki farkı bilmiyor herhalde. Ve bizde de (Hatay’da) Nusayrilerin yaşadığını unutuyor sanki. Olayları mezhepçilik çerçevesinde ele alan hükümetin ta kendisidir. Neden İHH aracılığıyla Müslüman Kardeşler hep ön plana çıkarılıyor? Biz de Suriye muhalefetini dinlemeye hazırız ama tüm kesimleri. Bu söylemler Türkiye’de ayrımcılığı, kutuplaşmayı körüklüyor. Dış siyaseti temel hak ve özgürlükler üzerinden değil mezhep üzerinden yürüten hükümet biz değiliz. Bizim esas sorguladığımız, AKP’nin neden düne kadar ortak bakan toplantıları düzenleyip, Esad ile çarşılarda kol kola gezip ardından birisi düğmeye basmışçasına neredeyse Suriye’ye savaş ilan edermişçesine ağız değiştirdiği. ‘Bıçak kemiğe dayandı‘ diyen Başbakan sonra ne yaptı? Suriye’deki rejim yeni değil. Apo’ya yıllarca hamilik yaptı. Bir uçtan diğerine savrulmayı gayri ciddi buluyoruz.”

AK Parti aynı zamanda CHP’yi İsrail’in avukatlığını yapmakla suçluyor...
“Bugün savaş gemileri yollarım diyen Başbakan, Mavi Marmara baskınında neden baskın mahalli 15 dakika uçuş mesafesinde olduğu halde uçaklarımızı kaldırıp müdahale etmedi? İsrail ‘Müdahale ederim’ deyip duruyordu, neden daha ilk baştan Mavi Marmara’ya savaş gemileri eşlik etmedi? Seçim öncesi ‘Mavi Marmara tekrar gidecek’ diyen Başbakan, neden ikinci seferi durdurdu? Fethullah Gülen, İsrail ile yaşanan gerginliğe tepki gösterdiğinde AK Parti’nin gıkı çıkmadı. Aynı lafları biz etseydik hemen ‘İsrail’in avukatlığını yapıyor’ diye üstümüze çullanırlardı. Biz de ‘İsrail özür dilesin’ diyoruz. ‘Tazminat ödesin’ diyoruz. Dokuz sivilin kanı yerde kaldı. Ama BM raporu İsrail’in lehine çıktı. Hükümet bunu bilip duruyordu. Şimdi de savaş çığırtkanlığı yapıyor. Esas mesele ‘İsrail kalkanı’, bunu örtmeye çalışıyorlar.” 

NATO’nun füze kalkanını mı kastediyorsunuz?
“Evet. Bu projenin İsrail’i İran’dan korumak için geliştirildiğini herkes biliyor. İsrail’in çıkarları kollanıyor.”

Hem AK Parti’yi Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmakla suçluyorsunuz hem de üyesi olduğumuz NATO’nun kritik bir projesine karşı çıkıyorsunuz. İktidarda olsaydınız ne yapardınız?
“Füze kalkanına ‘hayır’ derdik; çünkü bu komşularımızda büyük rahatsızlık uyandırıyor. Bugün İran’la da sorunumuz var, Suriye’yle de, İsrail’le de. Bunun neresi başarılı dış politika? Tabii bu demek değil ki NATO’ya karşıyız. NATO üyeliğimizi çok önemsiyoruz. Ama AKP’nin yaptığı gibi kendi ulusal çıkarlarımızı gözetmeden her önümüze konana kayıtsız şartsız ‘evet’ de diyemeyiz. Bunları söylerken biz İsrail halkına karşı en ufak olumsuz duygu beslemiyoruz. Tansiyonu daha da yükseltecek dilden uzak durulması gerektiğine inanıyoruz. Ama Başbakan gerilimi artırdıkça artırıyor. Bazı yayın organlarında baş gösteren antisemitizmi ve her türlü nefret söylemlerini şiddetle kınıyoruz.” 

Seçim sonrası Washington’a gitmeniz söz konusuydu.
“ABD hükümetinden herhangi bir davet bize henüz ulaşmış değil. Olsa gideriz. Ama birtakım düşünce kuruluşlarından davetler var. Değerlendiriyoruz...”

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı da kapsayan iddianame açıklandı. Görüşleriniz...
“Bu iddianame demokrasi için bir utanç belgesi. Hem yeni Anayasa diyorsunuz, hem böylesi bir iddianameyle gazeteciler için 15 yıl hapis diyorsunuz. Ve her ne kadar herhangi somut bir dayanağı olmasa dahi bu işin içinde Fethullah Gülen Cemaati’nin de olduğu algısı var ne yazıkki. Tam bu yüzden bu iddianameye en büyük tepkiyi Fethullah Gülen Cemaati göstersin. Demeliler ki 21’inci yüzyılda böyle bir iddianame insafdışı. 

Kürt sorununda askeri çözüme ağırlık veriliyor...
“Bu mesele 30 yıldır bu yöntemlerle çözülemedi, şimdi de çözülemez. Meclis’te toplumun tüm kesimleri dahil edilerek çözülmeli. PKK da önkoşulsuz silah bırakmalı. Silahların gölgesinde barış olmaz.” 

İyi de BDP milletvekillerinin beşte biri hapiste...
“Bizim hükümetle yaptığımız protokol sadece bizim hapisteki milletvekillerimizi değil BDP’lileri de kapsıyor. Biz başından beri onları kendi vekillerimizden ayrı tutmadık, tutamazdık. AKP onların da sorunlarına çözüm bulma taahhüdünde bulundu. Sanırım BDP açısından esas mesele (vekilliği düşen) Hatip Dicle’de düğümleniyor, ancak bu sorunun da çözüleceğine inanıyorum.”

Kaynak: Haber Türk 13.09.2011


BDP ile devlet arasında geçen 24 saat

Kaynak : Haber Türk 26.08.2011

ÖNCEKİ gün Türk savaş uçaklarının İstanbul semalarında alçaktan uçarak halk arasında panik yarattığını öğrendim. Meğerse jetler bir film çekimi için uçuyormuş.
Acaba ağızları yüreklerine gelen İstanbullular, Güneydoğu'da yaşasaydılar ne hissederlerdi? Çünkü o alçak uçuşlar buralarda olağan bir durum. Ancak bu uçaklar gösteri yapmıyor, bomba taşıyorlar ve o bombaları şu sıralar Kuzey Irak'taki PKK hedeflerine yağdırıyorlar. Hakkâri'de dün askeri konvoya düzenlenen PKK saldırısının yaşandığı yoldayız. Uludere İlçesi'nin az ötesinde Ortasu Köyü'nde. Dağların öteki tarafında Irak var. Atılan havan toplarının sesleri sürekli yankılanıyor.
Dağ tepelerinin birinde Barış Anneleri toplanmış. Kiminin oğlu askerde, kiminin dağda. "Operasyonlar durana kadar inmeyeceğiz" diye diretiyorlar. Çoğu oruçlu. Bunalıtıcı bir sıcak var. Dağ akrep ve yılan kaynıyor. Ve de tepeye giden yolun önünde nöbet tutan askerlere göre mayın... Annelerin yanına çıkmamıza izin vermiyorlar. Sebep? "Komutan öyle talimat verdi." İkna olmayacaklarını anlayınca Şırnak'a doğru dönüyoruz, ancak askerler tekrar yolumuzu kesiyor.
Önde yan yana dizilen onlarca asker canlı barikat kurmuşlar. Amaçları karşı taraftan Barış Anneleri'ne katılmak isteyen ve aralarında BDP milletvekilleri Ayla Akat Ata ve Sebahat Tuncel'in de olduğu yüzlerce kişiyi engellemek. Onlar da geri dönmeyi reddederek oturma eylemi yapıyorlar. Daracık dağ yolunda trafik kilitleniyor. Uçağımı kaçıracağımı anlayınca içimdeki bencil ses, "Bu BDP'liler de artık iyice fazla olmaya başladı" diyor. Gittikçe öfkeleniyorum.
Oysa bir önceki gece Ayla Akat'ın Diyarbakır'daki evinin balkonunda oturup uzun uzun sohbet etmiştik. Avukatlık günlerinden beri tanıdığım genç kadın son derece sakin ve makul biri. Eğer Başbakan halen tutuklu olan altı BDP'li milletvekilinin özgür kalmasını sağlayacak kanun değişikliğini yapmayı yazılı olarak taahhüt ederse (vekilliği düşürülen Hatip Dicle için ayrı bir formül gerekiyor) BDP'li milletvekilleri Meclis'e gelip yerlerini alacaklar. Ancak Ata oldukça karamsar. Aleyhinde en az yüz ayrı dava açılan Ata, "Beni hapiste ziyaret edersiniz belki" diyerek acı acı gülümsüyor.
O sözleri hatırlayınca kendimden utanıyorum. Oturma eylemi, sivil protesto yöntemi. Şiddetle aranıza mesafe koyun dediğimiz BDP bu tür eylemlere başvurduğunda kızmaya ne hakkımız var?
Ancak bölgedeki güvenlik yetkilileri, BDP'lilerin hiçbir şekilde özgür iradeleriyle hareket etmediklerini savunuyorlar her zamanki gibi.
"Bunu bizlerle baş başa kaldıklarında kendileri de itiraf ediyorlar" diyor görüştüğüm üst düzey bir emniyet görevlisi. Tepedeki Barış Anneleriyle geçtiğimiz günlerde sabahlayan görevli kadınlardan bazılarının dönmek istediğini ancak örgütün izin vermediğini, hatta taşlarla duvar örülüp inmelerinin engellendiğini söylüyor.
Görevlinin anlattıkları, sonradan okuduğum eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in, ordunun zafiyetini gözler önüne seren ses kaydıyla kısmen örtüşüyor.
Askerlerin katı hiyerarşik yapısı, müdahale gücünü ve hızını aksatıyor. Ortasu'da bir uzman çavuş, son kertede Malatya'daki İkinci Ordu Komutanı'nın kararlarını beklemek zorunda kalıyor. Emniyet ve ordu güçleri arasında net bir koordinasyon eksikliği hissedildiği gibi güven eksikliği de seziyorum. Hakkâri yolunda eylemin yarattığı kargaşada emniyet güçleriyle askerler arasında tanık olduğum iletişim, daha doğrusu iletişimsizlik bunun en canlı örneği.
Sorun en nihayet çözüldüğünde kendimi Şırnak Valisi Vahdettin Özkan'ın evinde buluyorum. Valiyi dinledikçe içim ferahlıyor. Son yıllarda bölgeye yollanan demokrat profilli bürokratlardan olan vali, halkla iç içe yaşıyor. Doktor eşi Ruhan Hanım Şırnak'ın köylerini karış karış gezmiş. Bugünlerde sağlık taraması yapmak için kollarını sıvamış durumda.
"Buradaki insanların güvenini kazanmak zorundayız. Kızımın Kürt arkadaşları olsun istiyorum. Fanus içinde yaşamıyoruz" diyor. Vatandaş, Muş kökenli Vali Özkan'a derdini Kürtçe anlatabiliyor. BDP'li belediye başkanıyla sıkı bir diyaloğu var. Devletin kök salmış ceberut imajını yıkmak için ailece ellerinden geleni yapıyorlar. Bunu beni Cudi Dağı'na nazır evinde yemeğe davet eden Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Osman Geliş de teyit ediyor, sokaktaki sıradan vatandaş da.
Biz yemek yerken Cudi Dağı'ndan alevler yükseliyor, silah sesleri çınlıyor. Aklım yeniden Ayla Akat Ata'ya dönüyor. Geçtiğimiz aylarda bacağına isabet eden gaz bombasından aldığı yara kötüleşince neredeyse bacağından oluyordu. Yara izleri hâlâ duruyor. Dokuz yaşındaki oğlu Heval'in psikolojisi, annesinin yaşadıklarından sonra bozulmuş.
"Bunu yapan polis cezalandırıldı mı?" diye sorduğunda, annesi "Tabii ki oğlum" demiş. Halbuki yalan. Ayla Akat'ı dinledikçe BDP'lilere hak vermemek mümkün değil. Valiyi de dinleyince devlete. Oysa gerçekler ortalardaki gri alanda duruyor. Onları arayıp bulmak, gazetecinin en zor ve bir o kadar kutsal görevi...

Kürt Sorunu Dallanıp Budaklanırken

Kaynak: Habertürk 16.08.2011
ŞIRNAK'ın Beytüşşebap İlçesi'nde PKK'nın düzenlediği saldırıda yaşamını yitiren askerlerden Onur Karakaş'ın son sözleri hepimizi derinden sarstı. Facebook sayfasına ölümünden birkaç saat önce şöyle yazmıştı Karakuş: "Burası ne cennet ne harikalar diyarı. Burası insanların sustuğu, mermilerin konuştuğu, güllerin yerine barutun koktuğu... Batıda şafak sayanların değil tezkereye bir gün kala şehit olanların yeri..."
PKK'nın eylemlerini tırmandırdığı bugünlerde Başbakan Erdoğan da sabrın son noktasına gelindiği uyarısında bulundu. "Bıçak kemiğe dayandı" diyen Erdoğan şöyle devam etti: "Bu ülkede bölücü terör örgütüyle arasına mesafe koymayanlar da bu suça iştirak ediyorlar. Bunu da buradan açıklamak istiyorum ve onlar da bunun bedelini ödemeye mahkûm olacaklar."
Başbakan'ın bu sözlerini üstüne alan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş cevap vermekte gecikmedi. "PKK'nın intikamını BDP'den alıyorlar. BDP demokratik bir sistemde şiddetle arasına net bir mesafe koymuştur. Mücadele yöntemi PKK'dan ayrı bir örgüttür" diyerek savunmada bulundu.
"Peki Kürt sorununa kafa yoran bizler, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve sivil toplum örgütleri, Başbakan'ın bu sözlerinden nasıl bir anlam çıkarmalıyız?" diye sormadan edemedim. Zira son zamanlarda özellikle Kürt siyasal hareketi diye özetlenen yapıyı oluşturan insanları tanımayı, onlarla empati kurmayı ve sorunu onların cephelerinden anlatmaya gayret eden hareketin dışında iyi niyetli ve cesur kalemler bir şekilde susturulmak isteniyor. "Bedel ödenecek" derken onlar da mı hedefte yoksa? Henüz yargılanan, hapse atılan yok. Ama daha on yıl öncesine kadar durum buydu. Kürt sorununa dokunan bir şekilde "yanıyordu".
Hatta yüzlercesi faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Oysa AK Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte ilk kez düşüncelerimizi daha özgürce ifade edebilir hale gelmiştik. Derin bir "oh" çekmiştik. Ve bu sayede kamuoyunda 90'lı yıllarda derin devlet mi dersiniz artık ne dersiniz bilmiyorum ama devletin de bir şekilde dahil olduğu (bakın kelimelerimi ne kadar özenli seçmeye gayret ediyorum!) Güneydoğu insanının yıllarca maruz kaldığı vahşete biraz olsun vâkıf olunmaya başlanmıştı. Demokratik adımlarla tesis edilecek bir barış için zemin oluşmuş, "Kürt açılımına" start verilmişti. Oysa bugün "Sri Lanka" modeli, yani topyekûn askeri harekât ile PKK'yı çökertmekten söz ediliyor.
Erdoğan'ın uyarılarının bir diğer muhatabı ise Iraklı Kürtler. Zira her ne kadar ikili ilişkilerin "stratejik" düzeye ulaştığı söylense dahi Iraklı Kürtlerin PKK'ya karşı yeterince tedbir almadığını düşünenlerin sayısı devlet katında az değil.
Aynı şikâyet İran tarafından da telaffuz ediliyor. Çünkü PKK'nın bir kolu olan İran Kürtlerinin özgürlüğü için savaşan PJAK militanları da Kandil'de bulunuyorlar. Murat Karayılan ve arkadaşlarıyla da içli dışlılar. Aynı kamplarda eğitim görüyorlar. Ve son haftalarda İran'a karşı operasyonlarını yoğunlaştırdılar. İran da havadan ve karadan karşılık veriyor. Hatta önceki gün İranlı yetkililer, TRT ile birlikte Murat Karayılan'ın yakalandığını iddia etti. Ardından bunun doğru olmadığı yönünde haberler çıktı. Bütün bunlar olurken Karayılan, İran'a bir zeytin dalı uzattı. "PKK olarak İran'a karşı herhangi bir savaş ilan etmedik" diyen Karayılan, "bölgeyi yeniden dizayn etmek isteyen uluslararası güçlerin" amaçlarından bir tanesinin de İran'ı kuşatmak olduğunu savundu.
Bu "güçlere" alet olmayacaklarını beyan eden Karayılan, "İran'ı yeni saldırılara tahrik etmemek için" PJAK militanlarının İran sınırından içeri bölgelere doğru kaydırıldıklarını bildirdi. Yani PJAK'ın bir şekilde kendi komutasında olduğunu teyit etti. Peki Karayılan'ı İran karşısında geri adım attıran neydi? Irak Kürdistan yönetiminin bu işte önemli payı olduğu, güvenilir kaynakların aktardıkları bilgiler arasında yer alıyor.
Iraklı Kürt liderlerinden beklenen aynı şekilde PKK'nın Türkiye'ye yönelik saldırılarını durdurması için devreye girmeleri. Ancak Iraklı Kürtler, Karayılan'ın örgütün ılımlı kanadını temsil ettiğini ısrarla savunuyorlar. Her ne olursa olsun akan kanı derhal durdurmak için herkes kendi payına düşeni yapmalı. Ve herkes önerilerini korkmadan, çekinmeden sunabilmeli. Ama başta Başbakan olmak üzere hepimiz biliyoruz ki askeri çözüm asla çözüm değildir.

Selahattin Demirtaş'ın ilginç tespitleri

Amberin Zaman
Kaynak: Gazete Haber Türk, 25 Mart Cuma, 10:24:25

BDP'nin Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile geçtiğimiz günlerde röportaj yapma fırsatını yakalamıştım. Söyleşimizin bir kısmı 23 Mart Çarşamba günü gazetemizin politika sayfasında yer almıştı. Ne var ki bence en ilginç kısımlarından biri, yer darlığından (evet gerçekten yer darlığından) girememişti. Bugün Demirtaş'ın görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Konu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. 2009 yılının başında aralarında benim de bulunduğum bir grup gazeteciye Abdullah Gül, Kürt sorunuyla ilgili "iyi şeyler" olacağını müjdelemişti. Ardından bugünlerde derin dondurucuya atılan AK Parti'nin Kürt açılımı start almıştı. Son bir haftadır Güneydoğu'yu geziyorum ve Abdullah Gül'e duyulan sempati net bir şekilde hissediliyor. Bitlis'ün Güroymak İlçesi'ne Kürtçe ismiyle (Norşin) hitap etmesi, Tunceli için "Dersim" demesi gibi jestlerinin yankıları sürüyor. "Valla Gül hoştur" sözünü gezi boyunca defalarca işittim. Gül ile ilgili bu pozitif tablodan yola çıkarak Demirtaş'a şu soruyu yönelttim: "Kürt açılımını ilk müjdeleyen Cumhurbaşkanı'ydı. AK Parti'yi samimiyetsizlikle suçluyorsunuz. Bölgede bu kadar sevilen Abdullah Gül de mi samimi değil?" Demirtaş'ın yanıtı ise şöyleydi: "Birey olarak samimiyetine inanıyorum. Fakat siyaseten fark yaratabilecek etkiye sahip olduğuna inanmıyorum. Bu eski partisiyle ilişkilerinden kaynaklanıyor. Orada bir bölünmüşlük görünüyor. Bir yanda Cumhurbaşkanı'na daha yakın görünen Gülenciler, diğer yanda Başbakan'a yakın Nakşiler ve farklı tarikatlar. Neticede Gül, AK Parti içerisinde çatışarak Cumhurbaşkanı oldu. Özal gibi risk alabilseydi ön açıcı olabilirdi. Ancak görev süresiyle ilgili belirsizlik elini kolunu bağlamış sanki. Tekrar beş yıllığına seçilme hesapları varsa dayandığı muhafazakâr, dindar ve kısmen de milliyetçi tabanını küstürmeye göze alamaz, alamıyor. Oysa tek dönem yedi yıllığına geldiği netleşmiş olsaydı daha cesur davranabilirdi gibime geliyor." Evet Demirtaş enteresan bir tartışma konusu koyuyor önümüze. Gül'ün görev süresine ilişkin belirsizlik Cumhurbaşkanı'nın icraatını ne kadar etkiliyor? 28 Ağustos 2007 tarihinde Meclis'te yapılan üçüncü tur oylamada Türkiye'nin 11 'inci Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, 2012'de tekrar halk tarafından seçilebileceğini hesap ederek mi politika belirliyor? Sahiden ilginç bir soru ve Cumhurbaşkanı'nı rahatsız edebilir. Zira bildiğim kadarıyla görev süresi meselesi ve bunun etrafında Başbakan ile ilişkilerine dair yapılan spekülasyonlar Gül'ü üzüyor. Kendisini üzmek istemiyoruz ama Demirtaş'ın gündeme getirdiği mesele bence tartışılmaya değer. Zira ortada tuhaf bir durum var. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı, seçildiğinden dört yıl sonra halen görev süresini bilmiyor! Kürt ve Ermenistan açılımlarıyla ilgili ben de tıpkı Demirtaş gibi Abdullah Gül'ün samimiyetinden hiç ama hiç süphe duymuyorum. Ancak Cumhurbaşkanı'nın son zamanlarda, "Karabağ sorununun çözümünde ilerleme kaydedilmeden Ermenistan ile diplomatik ilişkiler kurulamaz, sınırlar açılamaz" diyenler kafilesine katılması bende de soru işaretleri uyandırdı. Bu mealdeki görüşlerini geçen kasım ayında aralarında benim de bulunduğum bir grup gazeteciyle paylaştığında açıkçası içim burkulmuştu. Zira Gül, Ermenistan açılımının baş mimarıydı. İlişkilerimizin Azerbaycan ipoteğinden kurtulması gerektiğine inananlardandı. Ne oldu da fikir değiştirdi? Siyasi gelecek kaygıları mı devreye girdi? Açıkçası ben de merak ettim. Görev süresi bilmecesi bir an evvel çözülmeli. Bu muğlaklık bertaraf edilmeli. YEREL MUHABİRLER Güneydoğu gezisi boyunca, başta Habertürk bölge temsilciliğimizdeki arkadaşlarımız olmak üzere yerel muhabirlerin kıymetini bir kez daha anladım. Kürt sorununu tartışırken hep aynı bayat isimleri dinleyeceğimize ekranlarda olayları bire bir izleyen bu arkadaşlarımıza yer vermeliyiz. Her şeyi bir kenara bırakalım, bu arkadaşlar bölgenin dilini, Kürtçe'yi konuşuyorlar. Ya biz? Başta Başbakan olmak üzere Kürt sorununa kafa yoranlar, yerel gazetecilerin görüşlerini değerlendirmelidir. Yıllarca bana destek olan bu meslektaşlarıma, dostlarıma sonsuz teşekkürler...